AVRUPA ÜLKELERİ

YUNANİSTAN İZLENİMLERİ

Hep içimde bir yaradır Yunan bir arkadaşımın olmaması. Birbirine bu kadar yakın iki toplumun neden bu kadar uzak durduğu konusu hep içimde bir yaradır. Tiplerimizden, kültürümüze, yemeklerimizden, yaşantımıza, huylarımızdan, hayata bakış açılarımıza dünyada Yunanlılardan başka bize daha yakın bir toplum yoktur. Azerbaycan var diyebilirsiniz. Haklısınız ama ben onları ayrı görmediğim için yazmaya bile gerek duymadım. Tek millet iki devlet, deyip can Azerbaycan’a selam verip, hemen konumuza döneyim.

Yunanistan’a ilk gitme isteğim aslında Selanik’te Atatürk’ün evini görmek arzusundan ileri gelerek başlamıştı. Elime bir fırsat geçti ve Erasmus öğrenimimi gördüğüm Polonya’dan Türkiye’ye otobüsle dönmeye karar verdim ve böylece Selanik’i ve Atamızın evini görme mutluluğuna eriştim. Bir yıl Polonya’da yaşadıktan sonra Türk Konsolosluğu’nda geçen şu diyalog beni çok etkilemişti. Bunu anlatmadan geçemeyeceğim. Bilmeyenler için anlatmakta fayda var, Atatürk’ün evi Türk Konsolosluğunun içinde bulunur. Yirmi dört saat boyunca Yunan Polis ekipleri tarafından evin etrafı sarılı biçimde korunuyor. Bahçenin içinde ek bir bina var ve bu binada konsolosluk mevcut. Neyse düştüm yollara ve Atamızın evini buldum. Yunan polislerin bakışları altında gittim ve kapıdaki zile bastım. Biraz bekledikten sonra hoparlörden gelen “Kim o?” sesi beni inanılmaz mutlu hissettirmişti. Tam bir yıl aradan sonra kapıyı çaldığımda bir Türk’ün sesini duymayı ne kadar özlediğimi anlamıştım. Heyecanla ben Seçkin dedim ve öğrenci olduğumu söyleyip, Atatürk’ün evini ziyaret etmek için geldiğimi ekledim. Karşıdan gelen sıcak ve samimi ses neredeyse beni havalara uçuracaktı. “Tamam kardeşim benim, hemen gelip kapıyı açıyorum!”. İnsanın gurbette olması ve ülkesini, insanını özlemesi ne demek işte o zaman anladım. Kapı açılınca polis abiyle tokalaştık ve içeri girdim. Nasılsın, nerelisin vb. kısa muhabbetten sonra görevli eşliğinde Atatürk’ün evini gezdim. Uzun bir aradan sonra evimde hissetmenin hissi tarif edilemezdi.

Oteldeki görevli ay yıldızlı pasaportumu görünce gülümseyerek “Hoş geldin, merhaba, İstanbul nasıl?” diye konuşmaya başlayınca yüzüm güldü. İşte o an hiç farklı olmadığımızı anladım. Kendimi Selanik sokaklarına attım. Sahilinde turladım. Eski Osmanlı yapılarını ve Türk mahallesini ziyaret ettim. Sanki Yunanistan’da değildim. Size yemin ediyorum, Türkiye’den herhangi birini alın ve gözlerini kapatıp Selanik’e bırakın. Kimseyle konuşmadığı sürece kendini hiç tartışmasız Türkiye’nin bir sahil bölgesinde sanacaktır. Hele tipleri görseniz, özellikle burunlardan dolayı Trabzon sananlarınız bile çıkabilir, iddia ediyorum. Genellikle Selanik’i İzmir’e benzetiyorlar ve küçük İzmir diyorlar. O zaman gittiğimde Yunanistan krizdeydi fakat bunu hissetmek zordu. Onlarda eğlenceye çok düşkün oldukları için bundan pek feragat etmiyorlardı. Olan yine garibana oluyordu anlayacağınız. Selanik temiz bir şehirdi ve Türkleri seviyorlardı. Zaten buradaki herkesin illa bir şekilde Türkiye ile bağlantısı ve sempatisi var. Ekranlarda Türk dizileri oynuyor, özellikle yakından takip ettiğim Ezel’i kahvehanelerin televizyonlarında görmek çok keyifliydi. Otobüsle Türkiye’ye dönerken sanki Türkiye’de seyahat ediyor gibiydim. Köyler, yaşam tarzları, giyim kuşamlar camiler her şeyiyle Türkiye gibiydi. Zaten Türkiye sınırına yaklaştıkça Türk yerleşimleri yoğun biçimde artıyor. Bilmiyorum neden ama Selanik’te yoğun duyguluydum, muhtemelen bir yıldır Polonya’da yaşamanın verdiği aradan sonra burada kendime ait bir şeyler bulabildiğim içindi. O yüzden bana çok keyifli geldi. Selanik Yunanistan’ın ikinci büyük şehri ve her yerinde Osmanlı izleri mevcut. Sahildeki kule şehrin simgesi ve bu bile Osmanlı yapımı bir eser. Selanik’e uğramak ve Atatürk’ün evini ziyaret etmek benim için büyük bir hayaldi ve bu hayali gerçekleştirmek beni inanılmaz mutlu etti. Bundan sonra Selanik’e bir kez daha ziyarette bulundum ve artık Yunanistan’ın başka şehirlerini de keşfetmenin zamanının geldiğini düşündüm.

Atina’ya gelmek Selanik’ten beş yıl sonrasına kısmet oldu. 320 TL’ye aldığımız makul uçak biletiyle memleketim Çanakkale üzerinden geçerek Ege’de Yunan adalarını göre göre Atina’ya indik. Atina yukarıdan görüldüğü kadarıyla iki dağın arasına yerleşmiş ve denize açılan bir şehirdi.

Girerken ilk şaşkınlığımı yaşadım. Pasaport kontrolünde görevli suratıma bile bakmadı. Damgayı bastı önüme pasaportu ilerletti. Hayatımda geçtiğim en kolay pasaport kontrolüydü. Türk olduğumuzu görünce bu kadar kolay geçiren ilk yerdi.

Havaalanında bizi araba kiralayacağımız firmanın çalışanı karşıladı. Adı Kostas’dı ve 51 yaşında tam bir halk adamı amcaydı. Türk olduğumuzu anlayınca başladı bizimle muhabbete. Yunanistan’daki krizden bahsetti ve 600 euro asgari ücretle köle gibi nasıl çalıştığını anlattı. Patronu ona bir teklif yapmış, eğer haftanın 7 günü çalışırsan 750 euro, eğer 6 günü çalışırsan 600 euro veririm demiş. Kostas’da çalışmaya mecburum diyor. İzinsiz çalışıyormuş.  Karımda asgari ücretle çalışıyor ve bir şekilde döndürmeye çalışıyoruz dedi. Euro’ya geçmeden önce sokakta yaşayan bir tane bile insanımız yoktu diyor. Ne zaman Euro’ya geçmişler, ülke baş aşağı düşmeye başlamış. Ülkenin zaten turizmden başka hiçbir şeyi yok ve bu yüzden halkın durumu gerçekten üzücü, bizden farkları yok. Ne yazık ki sömürü konusunda Türklerden farkları yok. Ayrıca emeklilik yaşını 75’e çıkarmışlar. Kostas bu durumu şu sözleriyle eleştiriyordu mizahi yolla: “İleride öldükten iki yıl sonra emekli maaşına bağlarlar bunu göreceksiniz.” 61 yaşla başlayıp 75’e kadar çıkmış. Bunun daha da artacağında çok emin Kostas. Kostas ayrıca Başbakan Çipras’a saydırmadan edemedi. Onu cahil bir komünist olmakla suçlayıp, sadece konuştuğunu ve hiçbir icraat yapmadığını ısrarla tekrar etti.

Kostas’a yemek ne yiyebiliriz dedik ve sorduğumuza pişman olduk. Özellikle son zamanlarda internette dolaşmaya başlayan “Neden insanlar Yunan adalarına kaçıyor? çünkü daha ucuz ve kaliteli” ritüelinin doğru olup olmadığını merak ediyordum. Kostas, şaka mı yapıyorsunuz? Biz her şeyimizle aynıyız, Türkiye’de ne varsa aynısı burada var, dedi ve ekledi. Merak etmeyin kötü yiyecekle karşılaşmayacaksınız. Kalite ve hizmetten memnun kalacaksınız.

Yemek muhabbetinden sonra Kostas bize Kurtuluş Gemisi’nin hikayesini anlattı. İkinci dünya savaşında Almanya Yunanistan’ı işgal ettiğinde burada yiyecek içecek kalmadı, Hitler hepsine el koydu ve Rusya sınırında savaşan askerlerine erzak olarak gönderdi. Burada insanlar bir dilim ekmek bile bulamazken, açlıktan kırılırken, büyük bir kıtlığın içindeyken bize Türkiye sahip çıktı ve Kurtuluş Gemisi’yle bize tonlarca erzak yolladılar. Bize bir tek siz yardım ettiniz ve açlıktan ölmemizi engellediniz. Biz aynıyız, biz hiç farklı değiliz fakat bu lanet olası politikacılar bizi düşman etmeye çalışıyorlar. Buna kesinlikle inanmayın dedi ve elimizi sıkıp bizden ayrıldı.

Atina’da her yerde Türk izleri var. Mesela gece hayatının merkezi Gazi Meydanı’nda, şehrin en güzel marinasının adı hala Paşa Limanı. Yemekler deseniz, tavuk şiş, köfte, döner, cacık, lahmacun, baklava, börek, poça, kurabiye, kestane, süt mısır vs. Türkiye’de ne varsa burada da aynısı var. Bugüne kadar gezdiğim yerlerde yemek sıkıntısı çekmediğim ve gönül rahatlığıyla düşünmeden ucuza yediğim tek yer Atina’ydı. Burada dikkatimi çeken en önemli şeylerden biri barda bile öncelikle size su getiriyorlar. İki gün boyunca oturduğumuz her yerde ister yemek yiyelim ister içki içelim hemen önümüze su getirdiler.

Şunu demeden edemeyeceğim Yunanlar her şeyi bizden araklamışlar. Bunu size ispatlayabilirim. Lokumi, caciki, ayrani, biberi, bifteki, bulguri, böreki, baklava, kurabi, lahmacun vs. hepsinin sonuna -kaki veya -iki ekle, al sana Yunan yemeği, tatlısı. Yoooook kardeşim öyle yağma. Bunlar bizim, evet aynı kültürün çocuklarıyız, aynı yemekleri yedik içtik, aynı yerde yaşadık ama eğri oturup konuşacağız. Her şeyi bizden araklayıp, reklamını yapıp Avrupa’ya gazlamışsınız. Burada bir marka değeri oluşturup bunu ne olursa olsun pazarlayabiliyorsanız helal olsun. Bu durumda bizim yöneticilerimize, turizmcilerimize ders olsun. Reklam ve marka değeri her şeyden çok önemli. Adamların turizmden başka tutunacak dalları yok, ondan onlar için her şey mubah. Ayrıca Yunanlara sesleniyorum baklava öyle pakette satılmaz, açık, taze, cevizli, fıstıklı ve kaymaklı olur. Akıllı olun!

İnsanlar Türk olduğumuzu anlayınca ayrı bir güler yüzle bize yaklaştılar, bu durumu daha önce Selanik’te de yaşamıştım. Özellikle restoranlarda çalışanların ve taksicilerin iyi niyeti ve samimiyeti gerçekten çok iyiydi.

Yunanlarla çok benziyoruz dedim ya bu benzerliklerden bir tanesi de tarihlerine ve tarihi eserlerine çok dikkat etmemeleri. Tapınakların duvarlarını grafiti ile boyamışlar. Agora’nın içinde yerde sağda solda çöp poşetleri ve çöpler ne yazık ki dikkatlerimizden kaçmadı. (Agora antik Yunan’da şehir merkezi demektir.). Girişi 8 Euro olan bu yeri gezmenizi en azından tavsiye ederim. Şehrin tepesinde bulunan Akropolis’te görülmesi gereken yerlerden biri ancak giriş ücreti 20 Euro ve inanılmaz sıra oluyor. Bence Akropolis’in hemen karşısında bulunan tepelerden hem Atina manzarasını hem de Akropolis’i izlemek çok daha keyifli.

Sokaklarında aynı bizdeki gibi kasketli amcalar, ellerinde tesbih çeken adamlar kestane ve süt mısır satanlar ile dediğim gibi hiçbir farkımız yok. Atina uzaktan baktığında hep beyaz gözüküyor. Açık renklerle dizayn ettikleri için hep bir ada ve Ege havası var. Pire tarafındaki Paşa Limanı’nda oturup etrafı izleyip bir şeyler içmenizi tavsiye ederim. Gerçekten keyifli bir yer. Atina genel olarak kasaba gibi bir şehir. Tarihi dokuyu korumak adına bozmadıklarını düşünmemekle birlikte şehirde gökdelen bile yok. Tipik bir Ege kasabası var. Ve Türkiye’nin kıyı şehirlerinin kalitesinin yanına bile yaklaşamaz. Yunanistan Avrupa Birliği’ne nasıl girmiş bu haliyle diyebilirsiniz. Günlük yaşam diğer Avrupa ülkelerine göre bence daha rahat ve ucuz. İki günlük kafa dinlemek için çok güzel, küçük, samimi bir yer. Monastraki Meydanı, Yunan Meclisi, Akropolis, Agora, Anafiotika ve Plaka kısımları şehir merkezinin başlıca yerleri ve bir gününüzü ayırmanız hepsini görmenize fazlasıyla yeter.

Atina’ya gelip de Yunan Meclisi’nin önünde geleneksel kıyafetleriyle nöbet tutan askerlerin ilginç nöbet değişimlerini mutlaka tavsiye ederim. O kıyafetlerle dosta korku, düşmana güven verseler de, asker askerdir diyorum ve her yazımın sonunda yaptığım gibi klasik sorumu soruyorum:

Burada yaşayabilir miyim? Evet yaşarım, ülkemizden hiçbir farkı yok.

Uçak bileti: 320 TL gidiş geliş

Kalacak yer (Atina merkezinde): Gecelik 14 Euro

Günlük yemek masrafı: 20 Euro

1 Comment

  1. Anonim

    Tespitlerin tamamina katiliyorum.
    Kalemine saglik.
    Sevgiler,
    Ufuk Mahir

Leave a Reply

Theme by Anders Norén