İspanya ve İspanyollar benim hayatımda çok önemli bir yere sahiptir. Polonya’da yaşadığım bir yıllık süreçte İspanyollarla yaşadım, dillerini o zaman öğrendim, yaşayış tarzlarını, kültürlerini o zaman öğrendim. Polonya’dan bir yıl sonra tekrar Erasmus bursu ile İspanya’ya üç aylığına gittim. Bu süreçte onların yaşamlarının içine derinlemesine karıştım ve dillerini daha iyi öğrendim. En önemlisi aile yaşantılarını gördüm. Bu benim için büyük bir tecrübeydi.

Gelin biz yine ekonomik durumdan başlayalım. Polonya’da beraber okuduğum İspanyol arkadaşlarımın çoğu hala işsiz, üç tanesi Avrupa Birliği içinde başka bir ülkeye göç etti ve çalışıyor, bazıları iş hayatından kaçarak yüksek lisans ile yıllardır uğraşıyor, bir kısımda çok iyi olmayan koşullarda İspanya’da çalışıyorlar.

Ben 2012 yılının yazında İspanya’da bulunmuştum. O zamanlar krizin en yoğun hissedildiği zamanlardı. Özellikle orada kalmak için yaptığım iş başvurularında bana verdikleri maaş en fazla 800 Euro’ydu. Evimi biriyle paylaştığım için kira, elektrik, su vs. ikiye bölünüyordu ve aylık cebimden çıkan para 400 Euro’ydu. Düşünün maaşın yarısı kafadan gitti. Arkadaşlarımda dâhil kiminle konuşursam konuşayım, iş olanaklarının olduğunu fakat sıkıntının işverenlerin kriz bahanesiyle düşük maaşlar vermesinden kaynaklandığını söylüyorlardı.  O zaman İspanya’da kalmaktan vazgeçmiştim. Hala düşünüp, kalsaydım, biraz zorluk çekseydim, değer miydi? Diye düşünürüm ama İspanyollar bile dışarı kaçarken ben herhalde orada bu maaşlarla harap olurdum. Halk genel olarak yolsuzluklardan çok şikâyetçi ve Avrupa Birliği fonlarını gereksiz harcamalarda kullanan hükümete onca parayı boş yere heba ettiği için çok kızgın ve krizin bir sebebi olarak da bunları görüyorlar.

Bana ülkedeki ekonomik durumla ilgili soru soranlara şunu söylüyorum. Mesela Türkiye’de bir kutu kola 2 TL ise İspanya’da TL’yi sil ve Euro’yu koy, kola 2 Euro olsun. En basit ve gerçekçi hesap ne yazık ki böyle, bizzat yaşarak tecrübe ettim. Şimdi Euro, Türk Lirasından dört kat fazla olduğuna göre İspanya’da ödeyeceğiniz para alacağınız hizmetin direk olarak dört katı oluyor. Bu durum bütçenizi inanılmaz derecede sarsacak hassasiyette önemli.

Ülkede ulaşım yine TL üzerinden kıyaslarsak ciddi pahalı. Mesela Madrid’den Valensiya’ya dört saatlik bir otobüs yolculuğu için 40 Euro ödemiştim. Ülkede hızlı trenler yaygın fakat fiyatları otobüsten de fazla can yakıyor. Hızlı tren ile gitmeyi planladığım şehirlerarası rotalar için yaptığım aramalarda 90 Euro’dan aşağı bir tek fiyat göremedim. İspanya’da bu yüzden maalesef ulaşım konusu biraz maddi olarak can yakıyor. Eğer İspanyolca biliyorsanız www.blablacar.com çok kullanılan ve hesaplı olan bir model. Oradaki arkadaşlarım bunu sık sık kullandıklarından sürekli bahsetmişlerdi.

İspanya inanılmaz turist çeken bir yer, özellikle Madrid, Barselona, Valensiya ve Endülüs bölgesi yoğun turist çekiyor. Açıkça söylemem gerekirse Türkiye gerek denizi, gerek tarihi gerekse turistik yerleri bakımından İspanya’ya on basar ama nedense felaket bir turist akını var. Çok samimi söylüyorum bu durum bence tamamen reklamla ve futbolla alakalı. O dillere destan Valensiya sahillerini gördüm. Hiçbir özelliği ve farklılığı yok. Zaten meşhur dediğiniz sahil bu mu dediğimde arkadaşlarımda şaşırmıştı. Ben ne bileyim daha farklı bir şey bekliyordum. Bizim güney sahillerimiz, koylarımız buralara on basar, ülkemizin kıymetini bilelim.

İspanya otomotiv ve sağlık alanında önemli bir ülke, bu alanlarda gerçekten işlerinin haklarını veriyorlar. Ama inanılmaz tembeller. Bence bu tembelliklerini turizm geliri ört bas ediyor. Zaten krize girmelerinin başlıca sebeplerinden biride bu tembellikleri, kendileri itiraf ediyorlar…

Eminim Siesta’yı duymayanınız kalmamıştır. Aslında bizim kültürümüzde de öğle uykusu vardır. Ben küçüklüğümde hatırlıyorum, her gün öğle uykusuna yatırırdı annem kardeşimle beni. Çalışan bir insan için Siesta inanılmaz enerji verici ve motive edici bir şey. Çalıştığım üç ay boyunca en çok sevdiğim şeylerden biriydi. Düşünün sabah 9’da işe gittiniz. Öğlene doğru karnınız acıkır ve yavaş yavaş yorgunluk çökmeye başlar. İşte tam o sırada saat birde Siesta imdadınıza yetişiyor. Güzel bir yemeğin ardından üzerinize bir ağırlık çöküyor ve siz kafayı vurup yatıyorsunuz. Saat dörde kadar üç saatlik süreniz var. Dörtte tekrar iş başı yapıyorsunuz fakat zinde ve tekrar çalışma azmiyle dolmuş bir şekilde. Dörtten de altıya kadar çalışıp işi bitirip evinize kendi hayatınıza dönüyorsunuz. Türkiye şartlarında bu şekilde çalıştığınızı bir düşünün, nasıl olur? Bence bizdeki sorun çok çalışarak çok verim elde edeceğimizi düşünmek. Ama az ve daha verimli çalışmanın yolları da var, İspanya’da olduğu gibi. Tabi tembellikte sınır tanımayan İspanyollar bununda suyunu çıkarmış.

Onbirde açılan dükkân birde Siesta için kapanır. Dörtte tekrar açılıp altı yediye kadar çalışır. Günlük toplam çalışma saatleri en fazla beş altı saattir. Ben Burgos şehrinin Aranda de Duero kasabasında üç ayımı geçirdim. Burası sessiz sakin kendi halinde bir yerdi. Büyük şehirler ve turistik bölgeler dışında yaşam anlattığım gibi çok sakin ve az çalışmalı.

Hayatımda İspanyollar kadar eğlencelerine düşkün insanlar görmedim. Bir ülke düşününki her hafta festival veya bir parti olsun. İnanın abartmıyorum. Her hafta bilmem ne partisi, bilmem ne festivali derken, sarhoş geçirmedikleri, eğlencenin dibine vurmadıkları zaman kalmıyor. Eğlenmeyi biliyorlar ve çok seviyorlar.

İçki olarak Rom ve kola karışımını çok tercih ederler. Pek fazla votka kültürleri yoktur. Aynı zamanda şarap ve kolayı karıştırıp bol buz ile hazırladıkları “CALİMOCHO” benim favorimdir. Mutlaka tatmanızı öneririm.

İspanyollar ilk başta biraz soğuk davranırlar fakat sonra özellikle sarhoş olduklarında inanılmaz cana yakındırlar. Sarhoşken onlardan her şey beklenir. En yakın arkadaşının kız arkadaşına bile yazar. Bu olaylara defalarca şahit oldum. Sonunda ise sarhoştuk deyip işin içinden sıyrılıverirler, yani normaldir. Gece sizinle kopar eğlenirler, sabah uyandıklarında sanki gece o kopan, ortalığı dağıtan sizler değilmişsinizdir gibi suratsızca hiç bir şey olmamış gibi takılırlar. Bu ruh hallerini çözemedim. Biraz bu konuda dengesizler. Bunları yazarken İspanyollarla bir buçuk yıl yan yana yaşanmışlığın verdiği tecrübeye göre konuşuyorum. Onların ciğerlerini bilirim. Her şeye rağmen bir Akdeniz insanının sıcaklığı ve cana yakınlığı vardır. Size alıştıktan sonra yanınızda bir Türk varmış gibi takılabilirsiniz, kendi insanımızı bize aratmazlar.

Para konusunda çok tilkilerdir. Kuruşun hesabını yaparlar. Hafızalara Alman usulü diye geçen o söz bence İspanyol usulü diye geçse daha gerçekçi olurmuş. Masada kuruşlarını bırakmazlar. Can ciğer dostlarıyla bile para muhabbeti yaparlar.

Mesela biz bir yemeğe gittiğimizde hesap atıyorum 28 TL tuttu, çıkarır 30 TL koyar ve gelecek 2 TL’nin peşine düşmeyiz. Ama İspanyollar şunu yapar. Hesap 28 Euro mu tuttu, içinden der ki; “Ulan ben 30 koysam 2’sinin geri gelme olasılığı düşük, o zaman ben 25 koyayım, benim koymadığım o 3 Euro başkasına girsin.” Size yemin ederim bu senaryoyu her yemeğe çıktığımızda abartısızca yaşadım. Bu durumda masada toplanan para hep eksik çıkıyor ve doğal olarak para muhabbeti bitmiyordu. O yüzden İspanyollara para konusunda dikkat edin.

Tabuları yoktur, çok özgürdürler. İspanya İç Savaşı ve Franko diktatörlüğünü yaşamış bu insanlar, bu yüzden özgürlüklerine çok düşkünlerdir ve kimsenin hayatlarına karışmalarına izin vermezler.

İspanyolların eli biraz uzundur. Hırsızlık olayına çalma demezler, aldık derler. Gittikleri restoranlardan bir kere olsun kaşık, bıçak, çatal, tuzluk ve küçük saksı çalmadıkları bir anı hatırlamıyorum. Direk indirirler. Onlara göre o nesneye ihtiyaçları varsa alırlar ve bu ihtiyacı olduğu için çok normaldir. Bu gibi çakallıkları çok olduğu için bizim gibi toplu taşıma araçlarında turnike sistemi vardır. Ücret peşin alınır. Tipik Akdeniz ülkesidir. Kuzey ülkelerindeki gibi güven esasına dayalı sistem maalesef yoktur.

Yemek saatleri bize göre inanılmaz derece farklılık gösterir. Sabah kahvaltısı kavramları yoktur. Bir kahve içerler ve en fazla birkaç bisküvi atıştırırlar. Öğle yemek saatleri üçten önce olmaz. Bu yüzden de akşam yemeğini gece on birden önce yiyen bir İspanyol’a rastlayamazsınız. İnanılmaz garip bir yemek saatleri vardır.

Erkeklerinin ve kızlarının tip olarak ortası yoktur. Bir bakarsınız narin, güzel giyimli, alımlı kızlar, bir bakarsınız değişik saç renkli, garip garip yerlerinde küpe ve pirsing olan alımsız kızlar… Ortasını bulamazsınız. Aynı şey erkekler içinde geçerlidir. Bir bakmışsın eli yüzü düzgün, yakışıklı centilmen erkekler, bir bakmışsın sivri favorili, dudağında küpe, kaşında pirsing olan garip tipler… Küpeyi kulak dışında, bol pirsing ile beraber vücutlarının her yerinde görebilirsiniz.

Yapılan bir araştırmaya göre Avrupa’da İngilizce konuşma konusunda en sondan üç ülke Türkiye, İspanya ve İtalya’ymış. İnanın çok doğru. İngilizce konuşacak adam ararken canınız çıkar. Tam buldum deyip derdinizi anlatmaya başlarsınız, sizi yarım saat dinler ve sonunda “İ don’t understand!” diye yapıştırıverir, en başta söylemez. Ayrıca konuşmaya başlarlar beş kelime İngilizce konuşup geri kalanını İspanyolca olarak devam ederler ve size anlatıp dururlar. Bu süreçte nasıl oluyorsa İngilizce konuştuğundan emindir. Mutlaka bu durumu yaşarsınız.

En çok dikkatimi çeken olaylardan biride İspanya dünya kupasını kazandığında tepkisiz kalmalarıydı. Çok normalmiş gibi karşıladılar. Doğal olarak son on yılda basketbola ve futbola damga vurup alınmadık kupa bırakmadıkları için doymuşluk vardır diye tahmin ediyorum. Biz o kupaları kazansak her biri için sevinçten ülkeyi yeniden yakar yıkardık.

İspanya’da tam on yedi özerk bölge var ve çoğunun konuştuğu dil farklı. Şehir devletlerinden geldikleri için hem dil hem kültür bakımından birbirinden çok keskin ayrılabiliyorlar. Madrid, Valensiya, Barselona, Burgos, Cirona, Leon şehirlerinde bulundum ve hepsi birbirinden farklı dil konuşuyorlardı. Buna rağmen hepsi ortak bir genel İspanyolca konuşup rahatça anlaşabiliyorlar. Mesela Bask Bölgesinde konuşulan dil ile Madrid bölgesinde konuşulan dilin birbiriyle alakası yok ve birbirlerini kesinlikle anlayamazlar. Kanarya Adalarında konuşulan ile Endülüs bölgesi ve Katalan bölgesi ise yine dil konusunda anormal farklılıklar içeren bölgeler. Katalanlar ve Baskların artık İspanya’dan ayrılıp farklı bağımsızlık istediklerini duymayan kalmamıştır. Katalan bir arkadaşımda vardı ve onun evinde ailesiyle birlikte iki gün geçirdim ve yaşadığı ortamı görme imkânım oldu. Bağımsızlık konusunda ciddi katılar ve ayrılıkçılar. Tabi bu herkese göre değişebilir ama Katalanları biraz soğuk gördüm. Kendileri de sanki bu ayrılığı kültür ve yaşayış olarak ta faklı olduklarını hissettiriyorlar.

Barselona mutlaka görmeniz gereken bir yer, denizi seviyorsanız orayı mutlaka seversiniz. Madrid klasik başkent, beni çok etkilemedi. Onun dışında Valensiya dedikleri yer inanılmaz sıcak ve yazın şehir merkezinde durup on tane insan sayamazsınız. Çok küçük bir yer ve herkes yazları sıcaktan yazlıklarına kaçıyorlar. Valesinya’da üç günümü varoşları diye tabir edilebilecek bir bölgesinde geçirdim. Orada bir arkadaşım vardı ve onların 10-15 kişilik paylaşımcı hayatları beni çok etkilemişti. Paraları yoktu ama mutlu bir biçimde en ufak bir şeyi bile paylaşıp, geçimlerini sağlıyorlardı. Öyle bir ortamı görmek bana çok şeyler kattı.

Birazda beslenme alışkanlıklarına kısaca değinmek istiyorum. Domuzu inanılmaz derece seviyorlar ve tüketiyorlar. Hatta yaptıkları bir yemek beni neredeyse kusturacaktı. Domuz salamını domuz kanıyla pişirip pilavın üstüne döküp yediler. Hayatımda onca ülke gezip değişik şeyler gördüm ama böylesini görmedim. Ayrıca her markette kuru domuz bacaklarını görebilirsiniz. Bunu afiyetle yiyorlar ve o bacağın fiyatı 250 Euro’dan başlıyor. Bir de paella var, ben tövbe ettim, daha önceki gezilerde yeme içme meselesi yazımda bahsetmiştim

 

Son olarak İspanya’da yaşar mıyım? Evet, yaşayabilirim…