Polonya’da öğrencilik yaptığım bir yıllık süreçte azımsanmayacak kadar gezdim fakat Hollanda içimde büyük bir ukde olarak kalmıştı. O zaman maddi durumlardan dolayı öğrencilik halinin verdiği imkânlar bana Amsterdam’a gitme şansı vermedi. Kısmet yedi yıl sonrayaymış. Dünya turuna karar verdikten sonra, her ay bir ülke sloganıyla dünya turuna ısınma turları diye adlandırdığım aylık gezilerime ilk olarak Hollanda ile başladım.

Aralık ayı için Eylül’den uçak biletini aldım ve gerekli vize işlemlerini de hallettikten sonra yıllardır hayalini kurduğum Amsterdam’ı beklemeye başladım. Bu arada uçak biletine toplam 300 TL ödedim. Biletle birlikte arkadaşımla altı kişilik odadan iki yatak tuttuk ve 3 gece için kişi başı 75 Euro ödedik.

Amsterdam’a indiğimizde yağmur yeni kesilmişti. Hemen şehir merkezine gidecek otobüse atladık ve bunun için 5 Euro ödedik. Etrafı izleye izleye giderken bir an önce şehir merkezine giderken otobüs birden durdu ve durakta başka bir şoför otobüsümüze bindi ve görevi devraldı. Görevi devreden şoför ise otobüsteki yolculara yani bizlere dönerek güler yüzle çok samimi bir şekilde iyi günler dileyerek otobüsten indi. İşte o an aşırı doz medeniyet komasına girdik. İnsan böyle güzel görüntüleri kendi ülkesinde de görmek istiyor ama ne yazık ki bizim otobüs ve dolmuş şoförlerimizin kavgaya yatkın psikopat kişiler olduğu düşünülürse selamı sabahı geçtik, bizi sağ salim gideceğimiz yere götürmesi için dua ediyoruz.

Tabi bu durum insanların ilk önce eğitimleri ile alakalı. Eğitimden sonra gelir seviyeleri ile alakalı. İnsan ne kadar eğitimli olursa etrafına o kadar saygılı olur, ne kadar hayat kaygısı maddi olarak az olursa o kadar mutlu olur. Hollanda BENELÜKS (Belçika, Hollanda, Lüksemburg) diye tabir edilen o meşhur zengin ülkelerden biri olması dolayısıyla hem refah seviyesi çok yüksek hem de medeniyetin önemli merkezlerinden.

Otobüsten inip hostelimizi aramaya koyulduğumuzda kadın, erkek, genç, yaşlı herkesin güler yüzü dikkatimi çekti. Yolda yürürken kimsenin göz göze gelmekten kaçınmaması ve göz göze geldiğinde mutlaka tebessüm edip, yeri geldiğinde kafasını selam verircesine oynatması ise bizi ikinci kez aşırı doz medeniyet komasına sürükledi. Hostelimizi ararken kime sorarsak soralım herkes bize düzgün ve akıcı bir İngilizce ile yardımcı olmaya çalıştı. Teşekkür edip ayrılırken bir kişi bile iyi eğlenceler demeden bizi bırakmadı.

Amsterdam inanılmaz turist çeken bir yer ve oranın insanları buna alışmış. Çok farlı ve karışık bir yapısı var. Felemenkçe konuşulan bir yer veya insan görmedim. Herkes İngilizce konuşuyor ve duyduğunuz dil inanın sadece bu. Girdiğiniz her restoranda çalışanlarından, restorana gelenlere herkes yabancı. Oranın kendi insanına ancak yolda deli gibi bisiklet sürerlerken rastladım. Dünyanın her yerinden turist görmekle beraber, Kuzey Afrikalılar  (Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır) nedense daha çok gözümüze çarptı. Tesadüfen tanıştığım Amsterdam’da yaşayan bir Felemenk ile biraz sohbet etmiştik. Müslümanların ülkede günden güne arttığını ve hırsızlık, gasp vs. suç oranlarının da doğru orantılı olarak arttığını üzülerek söylüyordu. En çok şikâyet ettikleri şeylerden biride bisiklet mafyası… Sürekli bisikletlerini veya en azından bir parçalarının çalınmasından bıkmışlar. Ne yazık ki üzücü şeyler. Buna rağmen ülkede inanılmaz bir hareket ve buna zıt olarak suçsuzluk var. üç gün boyunca şehrin en kalabalık yerlerinde bile polis görmedim. Bir kıyaslama yapın, orada yaşayan bir insan suç oranlarının gün geçtikçe arttığını söylüyor ama yine de süper sakin bir ülke. Bunu diyen kişi Türkiye’de yaşasa herhalde kendi ülkesinde olan bitenlerin hiç bir şey olduğunu anlar.

Özgürlükler ülkesi olarak da adlandırıldığını duymuşsunuzdur buranın. Burada her şey serbest, maruana alım satımı ve seks devlet kontrolü altında belirli bölgelerde yasal ve denetim altında. Herhalde Red Light District’i duymayanınız kalmamıştır. Şehrin bu bölümüne özgürlükler bölümünde diyebiliriz. Bu bölgede Türkiye’de tabu diyebileceğimiz her şey serbest. Red Light için anlatılanları orayı gördükten sonra biraz abartılı buldum. Casa Roso’yu, Seks Müzesini, Ot satılan ve içilen dükkânları (Coffee Shop), hayat kadınlarının kendilerini sergilediği sokak aralarına serpiştirilmiş küçük odaları vs. her şeyi gördüm. Açıkça söylemeliyim ki gelmeden önce anlatılanları hatırlıyorum da, bence çok fazla abartılıyor. Ya da buraların eski tadı yok…

Ot, kek, mantar olayına gelecek olursak. Üçünü de denedik fakat vücudumda hiçbir değişiklik meydana gelmedi. Otun en hafifinden en sertine kadar denedik fakat tık demedi. Mantar ve kekte de hiçbir etki göremeyince büyük hayal kırıklığına uğradık. Bu durumda söylediklerim de biraz iddialı gelebilir ama insanların bu halüsinasyon gördük falan diye anlattıkları Amsterdam hikayelerinin biraz abartılı olduğunu düşünüyorum. Bizzat her şeyi denedim ama bacaklarıma derin bir halsizlik vermekten başka bir şey başıma gelmedi. Kendimi yorgun hissettirdi o kadar. Çok temiz uyku çektim o ayrı ama.

Bu serbestlik içinde kimsenin kimseye karışmadığı özgür bir hayat sürüyor herkes. Zaten Avrupa’nın genelinde en çok sevdiğim şey bu özgürlük meselesi. Kim ne derse desin, insanların birbirine karışmadan yaşadığı yerler medeniyetin olduğu yerler ve bizim o yola girmemize daha çok var.

Amsterdam’da yapılabilecek en akıllıca şey bence bisiklet kiralamak. Ulaşım ağı muazzam olmasına rağmen bisiklet bana daha özgür geldiği için arkadaşımla birlikte iki günlüğüne kiraladık ve Amsterdam’ın altını üstüne getirdik. Hayatımda gördüğüm bisiklet sayını alsam ve hayatımın bundan sonraki kısmında göreceğim bisiklet sayısını toplasam yinede Amsterdam’da bir günde gördüğüm bisiklet sayısına yaklaşamaz. İnsandan daha çok bisiklet var ve vızır vızır yanınızdan bisiklet geçiyor. Araçtan daha çok bisiklet var ve çok aktif derecede şehir hayatına uyum sağlamışlar. Gördüğüm kadarıyla da geçiş üstünlükleri var, yayalar hep beklemek zorunda. Bu durumdan mıdır bilinmez ama şişman insan neredeyse görmedim desem yalan atmış sayılmam. Tahminimce gün içinde bu kadar bisiklet sürdükleri için ister istemez spor ihtiyaçlarını da karşılamış oluyorlar, bence o ek spora gerek bile yok. İnanılmaz derecede gün her saatinde yoğun bir bisiklet akışı var. Bizde onlara uyduk ve iki günlük 15 Euro’ya bisiklet kiralayarak çok keyifli şehir turları yaptık. Böylece otobüs bileti olayından kurtulduk. Amsterdam’a yapacak ilk işiniz bisiklet kiralamak olsun, şiddetle tavsiye ediyorum.

Amsterdam’da gün içinde en az altı yedi defa yağmura yakalanırsınız. Hava bir anda kapatıyor, yağmur yağıyor ve sonra açıyor. Bu biraz beni afallattı ve havanın basık olması insanı biraz sıkıyor. Akdeniz insanı basık havaya gelemiyor ben bunu bilir bunu söylerim. Biz güneşe alışmış insanlarız. Gün boyu bizleri sürekli yakalayacak yağmura karşıda plastik muşamba tarzı katlanabilir yağmurluk almıştım. Yağmur yağınca hemen çantamdan çıkarıp üzerime geçirdim ve kendimi korudum. Bu yüzden Türkiye’den yağmurluk taşımayın, boşuna hamallık yapmayın derim.

Amsterdam hayatımda o ana kadar gezdiğim yerler arasında en pahalı olanıydı. Kahvaltı olayını hostelde hallettik ve ücrete dâhil olduğu için şanslıydık. Öğle ve akşam yemeklerimizi ya döner ya da hamburger yiyerek geçiştirdik. Onun dışında marketlerde 5 Euro’ya satılan sandviç, portakal suyu ve muz üçlüsü de çok işimize yaradı. Günlük olarak yemeğe verdiğimiz para en fazla 20-30 Euro’ydu. Kalacak yeri de çok önceden ayarladığımız için günlük olarak ödediğimiz kahvaltı dâhil 25 Euro Amsterdam için gayet makuldü. Müze merakımız olmadığı için böyle yerlere para harcamadık.  Eğer amacınız ekonomik gezi yapmaksa, bu şekilde takılmadığınız sürece maddi olarak dibe vurursunuz, baştan uyarayım.

Odamızda iki Yunan kız ve bir Arjantinli çift vardı. Onlarla muhabbet kurma istesek de biz Türkler kadar pek cana yakın olmadıkları için çok fazla muhabbet dönmedi. Yunan kızlar ikinci gün telefonlarını kaybettiklerinde, çaresizce ağlarlarken onlara yardımcı olarak kıymetimizi bilmeseler de bir komşu yakınlığını onlara gösterdik. Bu arada dünyanın dört bir yanından arkadaşım oldu ama hiç Yunan arkadaşım olmadı, bu içimde bir yaradır.

Amsterdam yüzlerce kanaldan oluşmuş, en fazla üç dört katlı renkli evlerin kanal kenarlarına dizildiği, her anında bisikletler olan, polis görmediğiniz, güvenli, herkesin özgürce takıldığı, parkları bahçeleri ve bir tane yel değirmeni olan, herkesin kendi hayatına baktığı çok keyifli bir yer. 3–4 günden daha fazlası biraz sıkılmanıza neden olabilir bu yüzden gezinizi ona göre ayarlamanızı tavsiye ederim.

Yarım günümüzü Roterdam’daki bir arkadaşımızı ziyarete ayırdık. Hiçbir özelliği olmayan bir liman kenti olmakla beraber bir günden daha fazla durulmaz. Birkaç kübik ev, büyük bir alışveriş merkezi, kanalları bağlayan köprüleri ve son olarak da Feyenoord futbol takımının stadyumu dışında özel olan hiçbir şey yok. Tabi bütün bu anlattıklarım şehir merkezleri için geçerli bilgiler. Amsterdam ve Roterdam şehir merkezi dışındaki yerlere gitme şansımız yoktu. Bu ne zaman ne de paramız yeterdi. Türkiye sevdalısı olan bu dostumuzdan Hollanda’daki bireysel yaşama dair duyduklarımıda paylaşmak istiyorum. Mesela kendi çocuk rehabilitasyon merkezinde çalışıyor ve sürekli ortada kalmış çocuklara gelecek kazandırmak için hayata adapte süreçleriyle ilgileniyor. Ülkede uyuşturucu maddelerin kullanımının aile yaşamını inanılmaz sarstığından bahsediyor. Buna rağmen ülkede ekonomik problemler yok, hayat sakin, herkes işinde gücünde az çalışıp, kendine daha fazla zaman ayırır bir yaşam sürüyor. Ama tipik bir kuzey kültürü olarak insanlar bireyselliği ve yalnızlığı daha çok seviyor ve bundan ziyadesiyle memnunlar.

Kişi Başı:

  • Günlük Hostel: 25 Euro
  • Günlük Yeme içme: 30 Euro
  • 2 Günlük Bisiklet Kiralama: 15 Euro
  • Roterdam Gidiş Dönüş Tren Bileti: 40 Euro
  • Günlük Ortalama Aktivite Masrafı (içki, kahve, vs): 40 Euro

3 Günlük Toplam: 340 EURO

Burada yaşar mıyım? Hayır sanmıyorum…